Kripto para Manşet

Olcay Çelik: Kripto paralar hayali sermaye

Bir gecede yaşanan kur artışı ve hemen akabinde Merkez Bankas’ının başkan değişimi beraberinde birçok konuyu da gündeme getirdi. Bunlardan bir tanesi yeni Merkez Bankası başkanının kurun hararetini alacak bir hamle yapıp yapmayacağı bir diğer konu ise bir daha tekrardan bir değişim yaşanıp yaşanmayacağı oldu. Konuyla ilgili olarak Marksist Teori dergisi ve Atılım gazetesi yazarı Olcay Çelik’le konuştuk.

Marksist Teori dergisi ve Atılım gazetesi yazarı Olcay Çelik, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) başkanlığı değişimi, reform paketi, kripto paralar ve yurttaşlık gelirine dair açıklamalarda bulundu. Çelik “Bütün yaşananlar, mali sermaye oligarşisinin Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesine, hele ki yüksek faiz politikasını uygulayan biri yerine düşük faiz politikasını savunan bir başkasının geçirilmesine verdikleri bir tepkiydi. İlk olmadığı gibi son da olmayacak” ifadelerini kullandı.

OPERASYON DEĞİL MEKANİZMA

Çelik, bir gecede aniden yükselen kur ile ilgili olarak, siyasi iktidarın buna “operasyon” demesinin bir anlamı olmadığını, oluşan olayların Türkiye kapitalizminin de evvel-ezel tâbi olduğu, sermayenin hareket kanunları gereğince işleyen bir mekanizmanın gereği olduğunu ifade eden Çelik, Özellikle kapitalist üretim tarzının genel bunalımı zamanlarında, Türkiye gibi mali-ekonomik sömürge burjuvazileri yüksek faiz verdikleri, yani ülke içinde kendi proletaryasından sızdırdığı artı değerden faiz kârı şeklinde mali sermaye oligarşisine aktarılacak olan payı yüksek tutabildikleri ölçüde uluslararası sermaye akışlarını cezbedebiliyorlar. Vermedikleri zaman da net sermaye çıkışları ve buna bağlı olarak da kur şokları yaşıyorlar. Özetle, mali sermaye oligarşisinin Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesine, hele ki yüksek faiz politikasını uygulayan biri yerine düşük faiz politikasını savunan bir başkasının geçirilmesine verdikleri bir tepkiydi yaşananlar ve yaşanmakta olanlar. İlk olmadığı gibi son da olmayacak. Bu savrulmalar bir o yana, bir bu yana devam edecek” dedi.

ATAMALAR LİYAKATLA İLGİLİ DEĞİL

Olcay Çelik, Naci  Ağbal yerine Şahap Kavcıoğlu’nun atanması ya da zamanında Berat Albayrak’ın gönderilip yerine Lütfi Elvan’ın gelmesinin bu kişilerin liyakati, vizyonu, söz dinleyip dinlememeleri ile ilgili değil, Erdoğan’ın ekonomi politikasında öyle ya da böyle bir değişikliğe gitmeye karar vermesi ile ilgili bir mesele olduğunu aktardı. Erdoğan’ın devamlı ve hızla karar değiştirmesine yol açan şeyin de kapitalizmin küresel krizi, Türkiye’nin emperyalizmin bir mali-ekonomik sömürgesi olması ve Türk burjuvazinin çıkarları (giderek daha fazla) çatışan iki bloklu bir yapıya sahip olmasından kaynaklandığını belirten Çelik, değişiklikleri anlamanın bu üç düzlemli yapıyı güncel olarak yorumlamakla mümkün olabileceğini ifade etti.

“Türkiye’nin emperyalizmin bir mali-ekonomik sömürgesi olması en başta kapitalizmin genişleme dönemlerinde Türk burjuvazisini bir bütün olarak büyütürken diğer yandan ise ithalat ve dış finansman bağımlılığının giderek kronikleşmesine sebep oldu. Bu da kapitalizmin sermaye birikim düzeyinin, teknik seviyesinin ve mevcut kaynaklarının zorunlu bir sonucu” diyen Çelik “Özellikle kapitalizmin 2013 ertesinde girdiği inişli-çıkışlı durgunluk evresinde uluslararası mali sermaye akımlarının debisinin kesilmesi TL’nin değersizleşmesini ve dolayısıyla bu bağımlılığın sürdürülemez hale gelmesine yol açtı. Erdoğan, dolaylı ve dolaysız olarak temsil ettiği iki burjuva blok arası çelişkileri uzlaştırmasının görece kolay olduğu genişleme döneminin aksine bu dönemde belirli tercihlerinde bulunmak zorunda kaldı” diye konuştu.

‘SİYASİ İKTİDARIN EN BÜYÜK MALİ DAYANAĞI FAİZ’

Çelik, emperyalist burjuvazi ile iktisadi bağı çok daha kuvvetli olan, ihracata hâkimiyeti sebebiyle döviz borcu daha fazla olan ve siyasi iktidar tarafından dolaylı şekilde temsil edilen TÜSİAD blokunun kriz zamanlarındaki öncelikli çıkarının kurun makul bir seviyede tutulması olduğunu aktararak şöyle devam etti: “Bunun için gereken yüksek faiz politikası da onun çıkarınadır, çünkü aynı zamanda mali sermaye gücünü ve işbirlikçi pozisyonu elinde bulundurduğundan, faiz vurgunundan nemalanır. İktidarın dolaysız temsilcisi olduğu, sermaye birikimi çok daha küçük ancak devlet desteği ile tekelci karakteri hızla gelişen MÜSİAD blokunun ise mali sermaye gücü sınırlıdır. Daha çok iç pazara üretim yaptığından büyük oranda TL kredilerle iş görür. Böyle olunca faizlerinin düşük olması hem üretim, hem de tüketim alanlarında onun için hayati önem arz eder. Düşük faiz politikası ayrıca sömürgeciliğin, işgalciliğin, yayılmacılığın ve faşizmin kitle tabanının finanse edilmesi/genişletilmesi için de önemlidir.” Kavcıoğlu’nun ‘Faiz enflasyonu yükseltiyor’sözlerini de buradan okumak gerektiğini ifade eden Çelik, iktidarın siyasi-sınıfsal dayanağının en büyük maliyet kalemi faiz olduğu için, Kavcıoğlu’nun da enflasyonla mücadeleyi düşük faiz çerçevesinden görmesinin-göstermesinin onun politik iktisadi varoluşunun gereği olduğunu söyledi. Faiz tartışmalarının kamuoyunda bu kadar yer bulmasına yönelik ise “Özetle, faiz ve kur politikaları arasındaki öncelik/tercih meselesi, işçi sınıfından sökülen artıkdeğerin burjuva bloklar arasında nasıl paylaşılacağı meselesidir. Bu soruyu siyasetçiler, bürokratlar, ekonomi gazetecileri, akademisyenler, uzmanlar, sosyal medya şarlatanları ve Youtuber finansçılardan oluşan ordusu ile işçi sınıfına da dert ettirebiliyor olması burjuvazinin başarısıdır elbette” dedi.

‘REZERV BİTİNCE POLİTİKA TERK EDİLDİ’

Olcay Çelik “Albayrak döneminde gördüğümüz düşük faiz politikaları tercihin net bir biçimde dolaysızca temsil edilen ve yetersiz sermaye birikimi sebebiyle devlet desteğine daha çok muhtaç olan MÜSİAD grubundan yana kullanıldığını göstermişti. Ancak bunun maliyeti kuru tutabilmek adına TCMB rezervlerinin tüketilmesi oldu. “Deniz bitince” bu politika terk edildi ve faizler yükseltilerek emperyalist burjuvaziye ve onun yereldeki öncelikli işbirlikçilerine taviz politikasına geçildi. Bugün tekrar aksi istikamete dönülüyor gibi gözüküyor. Ağbal görevden alınıp yerine düşük faiz politikalarının temsilcisi olacak bir bürokrat atanıyor ve kur şoku tekrar rezervlerle önlenmeye çalışılıyor. Bu manevrayı iktidarın siyasi ve sınıfsal dayanağı olan burjuva blokun hoşnutsuzluğunun artması ve ezilenler cephesine yönelik yeni bir saldırı evresine geçişinin maddi-ekonomik temelinin sağlanması olarak okuyabiliriz diye düşünüyorum. Yarın tam tersi bir başka manevra da görebiliriz. Anlamamız gereken, bu manevraların iktisadi olarak orta veya uzun vadeli bir plana falan işaret etmediği, kapitalizmin krizinin ve siyasi krizin yaratacağı çöküşten kaçmaya çalışan faşist şefin çaresizlik içerisinde oradan oraya savrulduğudur” ifadelerini kullandı.

‘REFORM PAKETLERİ EMEKÇİ SINIFINI MÜLKSÜZLEŞTİRİYOR’

Açıklanan reform paketlerine ilişkin değerlendirmede de bulunan Olcay Çelik, “bu paketin de tıpkı öncekiler gibi, özü her zaman işgücünün daha ucuz, esnek, güvencesiz kılınmasına, emekçi sınıfların daha da mülksüzleştirilemesine dayalı olan, ancak burjuvazi açısından bakıldığında dahi tamamı senelerdir tekrar edilen, anlamlı bir bütünlüğü bile olmayan ve ciddi herhangi bir değişikliği içermeyen zırvaların yan yanalığından başka bir şey olmadığını” belirtti. Açıklanan paketleri eleştiren sosyal demokratların kendisinin ilgisini daha çok çektiğini söyleyen Çelik, sorunu kapitalist üretim tarzının krize yazgılı olmasında değil de, onun düzgün işle(tile)meyişinde gören bu kişilerin paketlerde eksik buldukları şeyin de haliyle yapısal reformlar olduğunu ifade etti. Çelik yapısal reform savunucularını ise şöyle eleştirdi: “Bu kişiler, yapısal reformlar gerçekleşirse yeniden üretken bir sanayinin kurulacağını, küresel rekabette öne geçileceğini, gelir dağılımının düzeleceğini ve hatta sosyal bir devlete dönülebileceğini savunuyorlar. Tarihsiz, yapısız, soyut, sınıfsız ve emperyalizmsiz bu tahliller ve öneriler, tıpkı siyasi iktidarın yaptığı gibi, gerçeği baş aşağı çevirdikleri halde karşımıza gerçekçilik, bilimsellik ve uygulanabilirlik etiketleriyle çıkarılıyorlar. Oysa kapitalizm “düzgün” işlemediğinden değil, tam da kendi hareket prensiplerinin sonucu olan azalan kâr oranları yasası hükmünü icra ettiği için küresel olarak krizlere yuvarlanıyor. Türkiye kapitalizmi yöneticiler liyakatsiz oldukları için değil, Türkiye’nin küresel üretim hiyerarşisindeki rolü ve emperyalist değer aktarım mekanizmaları gereği ithalata ve yabancı sermaye girişine bağımlı hale geliyor. “Kurumlar” erozyona uğradığı, barış ve demokrasiden uzaklaşıldığı için ekonomik krizde değiliz, otoriterlik, faşizm artık bizzat krizden çıkışın beyhude araçları olarak iş görüyor. Üretkenliği arttırıp küresel rekabette öne geçersek müreffeh olmayacağız, bizzat küresel rekabetin koşullandığı bu üretkenlik yarışı işçi sınıfını nitelikli ama ucuz ve işsiz tutmayı gerektiriyor.”

‘BURJUVA TOPLUM BİÇİMİNİN KENDİSİ KRİZ YAŞIYOR’

Çelik şöyle devam etti: “Kapitalizmin 1974-75 krizinden bugüne içinde olduğu emperyalist küreselleşme evresi de artık krizde. Ancak bugünkü kriz eskiden olduğu gibi burjuva toplum içi bir kriz değil, bizzat burjuva toplum biçiminin kendisi bir kriz yaşıyor. Azalan kâr oranlarının geldiği seviye sermaye sınıfının üretici güçleri geliştirme ve işçi sınıfına sosyal taviz verme kapasitesini iyice eritti. Aslolan, uluslararası tekellerin taşeronluğu için ucuz emek cehennemlerinin ateşinin harlanması, kazanılmış ekonomik ve demokratik hakların gaspı, sosyal devletin kırıntılarının dahi süpürülmesi, doğanın talanı, otoriterliğin ve faşizmin yükselmesi artık. Ulusal pazarların bütünleşik tek bir dünya pazarı haline gelmediği, üretimin devlet desteğinde, ithal-ikamecilik çerçevesinde ve esas olarak iç pazarlar için yapıldığı, sosyalist blok tehdidine ve devrimci yükselişlere karşı işçi sınıflarına refahtan pay verildiği 1945-1975 arası o “altın çağın” aksine, bugün bu burjuva ulusal kalkınmacı reçeteler ham hayaller bütünü olarak görülebilir sadece. Yani eğer bugün gerçek-dışı, gayri bilimsel, marjinal olan birileri varsa, o da krizden çıkış sorununun düpedüz sınıfsal iktidar sorunu yani zora dayalı bir devrim ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesi sorunu olduğu gerçeğinin üzerini örten ve kapitalizmin ekonomi politikaları ile rektifiye edilebileceğini anlatan burjuva muhalif aydınlardır. Son tahlilde savundukları şey de işçi sınıfının değil, halkçı-ilerici cümleler altında diğer burjuva blokun çıkarlarıdır.”

‘KRİPTO PARALAR HAYALİ SERMAYE’

Kripto paralar hakkındaki görüşlerini sorduğumuz Çelik, kripto paraların hayali sermaye alanına ait araçlar olduğunu söyledi ve “Marx hisse senetleri, tahviller vb. finansal araçları hayali sermaye olarak adlandırmıştı. Buna bugün türev piyasalarını da ekleyebiliriz. Hayali sermaye kârları, kabaca, gelecekte sızdırılacak artıdeğerin bugünden cebe konması olarak tarifliyor” dedi. Marx’ın hayali sermaye ifadesini kategorik olarak yargılayıcı bir anlamda kullanmadığını, üretimin gerçekleşmesi için sanayici kapitaliste kredi olarak verilen ve payını da üretimde yaratılan artıdeğerden faiz kârı olarak alan para-sermayenin de bu yönüyle hayali sermaye olarak tariflendiğinin altını çizerek şöyle devam etti: “Ancak Marx, kapitalizmin gelişimi ile bu pazarların “kredi” işlevini aşarak, üretimden bağımsız hale geldiğini ve spekülatif bir nitelik kazandığını göstermişti. Hayali sermaye pazarlarına olan ilginin emperyalist küreselleşme evresinde giderek arttığını görüyoruz. Artık şirketler, üretimden gelen kârlarının giderek daha az bir kısmını sabit sermaye yatırımı olarak yeniden üretime döndürürken, daha çok hayali sermaye pazarlarına yöneltiyorlar. Bunun bir diğer ifadesi de artık şirket kârlarının yarıya yakın bir kısmının bu pazarlardan geliyor olmasıdır. “Finansallaşma” da denen bu kaçışın sebebi, biraz önce de bahsettiğim gibi, azalan kâr oranları yasası gereği üretimin artık pek kârlı olmaması. Ancak “gelecekte üretilecek artıdeğeri bugünden cebe koymaya” dayalı hayali sermaye pazarlarının süreğenliği, tanım gereği, gelecek geldiğinde o artıdeğerin üretilebilecek olmasını da içerir. Gelecekte üretilecek artıdeğerden beklenti büyürken onu üretecek reel ekonomi aynı hızda büyümezse, yani hayali sermaye maddi zemininden koparsa, yaşanan, finans balonunun patlaması olur. Örneğin 2008-9 krizi böyle bir krizdi. Nefesi kesilen küresel üretime rağmen dünya hasılasının 3.5 katını aşan küresel borç seviyesi de yeni bir finans balonunun yolda olduğunu gösteriyor.”

‘FİNANS BALONUNUN BİR PARÇASI’

Kripto paraları bir para olarak görmenin zor olduğunu da kaydeden Olcay Çelik, kapitalizmde paranın ödeme, biriktirme ve muhasebe aracı olarak üç rolünün bulunduğunu, kripto paraların şimdilik böyle bir özelliğe sahip olmadığını, halk tarafından değil, “yatırımcılar” tarafından alınıp satıldığını belirterek bu araçların değerinin sert iniş-çıkışlar sergilemesinin onu daha çok hayali sermaye pazarına ait, spekülatif bir finansal araç kıldığını söyledi. Çelik, kripto paraların geleceğine ilişkin ise şunları belirtti: “Bu araçlar yakın gelecek için “özgürleşmenin” değil, finans balonunun bir parçası olabilir ancak. Hem emekçi kitlelerin sorunu “paranın özgürleşmesi” değil, emeğin sermaye boyunduruğundan özgürleşmesidir. Bu kitlelerin parası zaten yoktur. Ulusların kur farklarından ve şoklarından doğan zararına bir çare olarak da pek düşünülemez, zira bu farklar ve şoklar emperyalist üretim hiyerarşisinden doğuyor, paranın ulusal niteliğinden değil. Kripto paraların küresel ve doğrudan demokratik bir şekilde yönetilen bir Merkez Bankası (hayal bu ya!) basıldığını ya da tamamen adem-i merkezi bir ödeme, biriktirme ve muhasebe aracı haline düşünelim. “Geleceğin” parası nitelemesi yine yetersiz kalıyor, çünkü kapitalizmin bir geleceği yok ve üretimin olduğu gibi tüketimin de merkezi ve demokratik bir plana uygun olarak yapılacağı sosyalist üretim tarzında paranın ya da para benzeri bir aracın muhasebe aracı olmak dışında bir işlevi olmayacak.”

‘TEMEL YURTTAŞLIK GELİRİ EGEMENLERİN DE GÜNDEMİNDE’

Son olarak bazı ülkelerde denemeleri yapılan ve ülkemizde de gündeme gelen Temel Yurttaşlık Geliri uygulamasına dair fikirlerini sorduğumuz Olcay Çelik, Temel Yurttaşlık Geliri fikrinin egemenler safında da, ezilenler safında da savunucuları olduğunu söyleyerek “1970’lerde başlamış bir tartışma. Bahsettiğiniz gibi bazı ülkelerde çeşitli denemeleri yapıldı. Burjuvazinin aydınları bunu devletlerin, dolayısıyla son tahlilde sermayenin işçi sınıfına ücreti dışında sağladığı eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, emeklilik gibi “yüklerinden” kurtulmasının bir aracı olarak öneriyorlar. Yani her bir bireye, çalışıp çalışmamasından bağımsız olarak ödenecek bir gelir karşılığında sosyal devletin son kırıntılarını da masadan süpürme derdindeler. Bu bir komplo teorisi değil. Bununla ilgili hesaplar da, metinler de herkesin erişimine açık” dedi.

TEMEL YURTTAŞLIK GELİRİNİ KİM UYGULAYACAK?

Temel yurttaşlık gelirini bir insan hakkı olarak kabul edenlerin “böyle bir “garanti” gelire sahip olan birinin sırf karnını doyurmak için kapitalistin eziyetlerine katlanmak zorunda kalmayacağını, dolayısıyla bu uygulamanın emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçi sınıfını sermaye karşısında güçlendirmenin bir aracı olarak” gördüğünü belirten Çelik, ayrıca krizlerin ve işsizliğin kronikleştiği çağımızda bu fikrin kimileri tarafından geniş kitlelerin sefaletine bir nebze çare olacak acil bir önlem olarak da savunulduğunu söyledi.

Çelik, bu talebin birçok yönden sorunlu olduğunu düşünerek eleştirilerini şöyle sıralıyor: “Öncelikle, bu talep hangi sınıfın iktidarı altında uygulanacak? Burjuvazinin iktidarında uygulanacaksa, onların bunu ne için istedikleri ortada. Elbette üretilen değerin emek ve sermaye arasında nasıl pay edileceği sınıf mücadelesinin düzeyiyle de ilgilidir. Ancak azalan kâr oranları sebebiyle üretimi ucuz emek cehennemlerine taşıyan, hayali sermaye pazarlarına gömülen, savaşlar çıkaran, doğayı salgın yaratacak şekilde talan eden, uzay madenciliğine soyunan, kazanılmış hakları gasp eden, faşizmi tekrar yükselten, kısacası sosyal taviz imkânı iyice daralmış olan egemen sınıfın iktidarının korunduğu bir düzlemde devletin sosyal sorumluluklarını azaltmadan, hatta arttırarak sermaye kârlarını iyice tırpanlayacak böyle bir temel gelirin uygulanabilmesini (tıpkı yapısal reformlar gibi) hayal görüyorum. Eğilim, tam tersidir. Sosyalist politikanın görevi uygulanamayacak hayallerin propagandasını yapmak değil, burjuvazinin işçi sınıfının en basit taleplerinin bile neden yerine getiremeyecek durumda olduğunu göstererek onu iktidarı almaya yöneltmektir”.

‘İŞÇİ SINIFININ GÜCÜ ÜRETİMDEN GELİR’

Peki, bu talep en azından kitleleri mücadeleye sevk edecek bir bayrak olamaz mı? Çelik’e göre bu burada da bir gerilim var. Burjuvazi karşısında işçi sınıfını güçlendirmenin başlıca yolunun işçinin üretimden gelen gücünü kullanmasını sağlamak olduğunu savunan, dolayısıyla mücadelenin lokomotifinin de iş alanı ve çalışan işçiler olacağını söyleyen Çelik, sınıfın “herkese iş, reel ücretlerinin artması, çalışma saatlerinin kısaltılması ve ücretsiz konut, elektrik, doğalgaz, su, internet, sağlık, eğitim vb. gibi “temel yurttaşlık hakları/hizmetlerine” sahip olmaları için mücadeleye sevk edilmesinin” daha sonuç alıcı olacağına inanıyor. Çelik ayrıca “bu yolun paranın (kapitalizmdeki) hükmünün kalkacağı, üretim araçlarının sahibi olacak olan toplumun toplum için planlı bir şekilde üretip, ürün ve hizmetleri de planlı bir şekilde tüketeceği sosyalist geleceği kitlelere göstermek için de daha anlamlı” olacağını belirtiyor.

İlgili yazılar